sedefada.comAna Sayfa

Sedef Adası Anıları

Anılar - Sedef Adası Hatıraları

Milliyet Gazetesi — 28 Temmuz 1956 — Sayfa 3

SEDEF ADASI, TÜRKİYE’NİN KAPRİ’Sİ HALİNE GETİRİLİYOR

Büyükada'nın bir mil açığındaki adanın tam bir dinlenme yeri olabilmesi için bütün evler bir park içinde inşa edilecek

NEDRET SELÇUKER

AVA GARDNER, dördüncü evliliğini gelecek seneye bırakırsa, balayını belki de Sedef Adası’nda geçirebilecektir. Çünkü, Büyükada’nın hemen yanıbaşındaki küçük Sedef Adası önümüzdeki bir iki yıl zarfında tam 180 aile için bir "dinlenme adası" olacaktır. Burasına ayrıca bir “balayı adası” hüviyeti vermek de, hani düşünülmüyor değil... Şöyle, âsude, gürültüsüz, patırtısız. Tramvaysız, otobüssüz, otomobilsiz bir balayı. Hem daha, öylesine bir sessizlik ki.. Meselâ, atsız, eşeksiz (ada olur da eşek olmaz mı demeyin. Olmayacak işte), horozsuz, tavuksuz, hindisiz bir hafta tatili. Hattâ ve hattâ duvarsız...

DUVARSIZ HUDUTLANAN EVLER VE KÖŞKLER

"Evler hudutlarını duvarla çevirmeyecek, bütün evler park içinde olacaktır."

Sedef Adası’nı, tâ 1941’den, harp yıllarından beri, yerlinin, yabancının içine ferahlık verici bir turistik bölge haline getirmeyi düşünen Şehsuvar Menemencioğlu (Adanın sahibi), bilhassa bu nokta üzerinde duruyordu. Ona göre, Ada’da eğlenmeyi ve dinlenmeyi düşünenlerin başlıca parolası, "aşırı tecessüsü kaldırmak ve başkalarının istirahatine hürmet etmek" olmalıydı. Bunun için de evvelâ, ruh enginliğine hudut çizen, herkesin iç âlemine süzülen nazarları büsbütün tahrik eden araduvarlarını kaldırmak lâzımdı. Evler, yeşil’in içine âdeta serpiştirilmiş idiler.

Ada, çılgınca değil, «efendice bir eğlence âlemi» olacağı kadar sakinlerine huzur vermeli, dinlendirmeli, onları dört başı mamur bir tatile kavuşturmalıydı. Şu halde hayvan ve bilhassa kümes hayvanı beslenmesini de önlemek gerekiyordu.

İKİ KATLI BİNA YOK!

"Kurulacak 11 villeri katiyen iki katlı olmayacaktır. Bunu da şartnameye bilhassa ilâve ettik."

Şehsuvar Menemencioğlu, herhalde Erenköy, Caddebostanı ve Suadiye gibi o cenahın sayfiye bölgelerindeki, kat kat ve acayip, sözüm ona "şahane villa"ları üzüntü ile seyretmiş olacaktı ki, en ziyade bundan korkuyordu. Ada’da bir zenginlik yarışı da başlar da, New York’un gökdelenleri gibi yedi sekiz katlı "sayfiye tipi evler" türerse... Ondan sonra gelsin kat kat kiraya vermeler. İyisi mi, suyu başından kesmeliydi.

30.000 AĞAÇ, 180 EV

MENEMENCİOĞLU, Ankara’da bir yetkili zat'dan "canım efendim, bu kadarcık adanın bu kadar çok ev nesine, iki üç tanesi yeter" cevabını aldığı zaman, az daha küçük dilini yutuyordu. Bunca yıllık incelemelerden sonra, kalksın, bu kimsesiz adayı bir Kapri haline koymaya çalışsın, sonra da kendisine, «bir spekülatör» nazarı ile bakılsın. Bütün serinkanlılığını toplayıp, fikirlerini teker teker, açık açık anlattı. Kısacası şuydu:

"Bir arsa spekülâsyonculuğunu asla hatıra getirmiyorum. Sedef Adası’nı, Türkiye’nin Kapri’si haline ifrağ etmek için her şeyi göze alıyorum. Bu ada 180 evi kolay kolay istiâp edebilir..."

İzahat ve plânlar tatmin ediciydi. Nafia Vekâleti, Temmuz ayının altıncı günü, Ada’nın imar plânını (yeşil saha ve parseller yüzde 20-30 nisbetinde büyüttükten sonra) tasdik etmişti. Artık, Sedef Adası Turistik Tesisler ve Yapılar Kooperatifi’nin hissedarları tapu ve kadastro işlerine başlayabilirlerdi.

Sedef Adası, İstanbul’un imar hudutları dahiline alınmıştı. Bu lüzumlu işlerden biri idi. Zira, aksi takdirde bankalardan kredi alınamaz veya vapur işletilemezdi.

İlk elde 5000 adet muhtelif cinste ve 3-6 yaş arasında ağaç dikilmişti. Sulamaları yapılıyordu. Bu işler için gerekli ihzari depo ve sarnıçlar yapılmış ve sulama boru tesisatı döşenmişti. Bütün adaya 30.000 ağaç dikilecekti.

Adanın 170 dönümü yeşil sahaya, 130 dönümü bahçeli evlere ayrılmıştı.

ADANIN SUYU

Büyükada’ya bir kilometrelik mesafesi olan Sedef Adası’nın esas suyunu temin etmek üzere 1100 tonluk depo inşasına hemen başlandı. Elektrik tesisatına ait bütün malzeme en acele yoldan temin olundu. En geç Eylül ayında, Ada’nın ışıklandırılabileceği hesaplandı.

Ada, üç hamlede iskân edilecekti. İlk sene 63 ev yapılacaktı. Birbirinden nezih 63 aile ilk müracaatı yaptı. Kredi mevzuunda Emlâk Kredi Bankası ile anlaşılmıştı. Her hissedara 10 bin liralık bir istikraz imkânı temin ediliyordu. Cem’an 650 bin lira tutan bu kredinin 956 senesi içinde 250.000 lirası, 957’de de 400.000 lirası verilecekti.

Evlerin metre karesinin maliyeti 175 lira olacaktı. Bu, serbest piyasaya nazaran çok düşük bir fiattı. Düşüktü, çünkü Ada’da, 3 kireç ocağı vardı, taş ocaklarından istifade edilebilirdi. Evler, şirin olacaktı, ama lüks değil. En ucuzu (A) tipi idi. 90 metre karelik sahayı kaplayacak ve takriben 15.750 liraya çıkacaktı. Sekiz tip ev plânı hazırlanmıştı. Evlerin mimarı Türk karakterini de gözönünde tutmuş ve rahatlığı hedef yapmıştı. 212 metre karelik araziye inşa edilecek sekizinci tip 41.000 liraya mal olabilirdi. Fakat diğer tiplerin maliyeti 20-30 bin lira arasında oynuyordu.

BALIKÇI KULÜBÜ

PLAJLAR, tenis kortları, açık hava tiyatrosu ve sineması, golf sahası (minyatür), tepede güzel bir gazino ve nihayet bir balıkçı kulübü. Meraklısınız, balık tutacaksınız; balık takımlarının her hafta şehre taşınmaktan veya Ada’daki evinizde paslanmaktan bu kulüp kurtaracak. Dinlendirici bir balık avından sonra, belki de gazinoda Ada’nın hususi şarabı ile kendinize bir ziyafet çekebileceksiniz.

MİSAFİRLER

Sedef Adası’na misafir olarak da gidilebilecekti. Bunun için plâj kısmında birer odalı evcikler inşaatı da plânlaştırılmıştı. İsteyenler hafta tatillerini buralarda misafir olarak geçirecek ve belki de Ava Gardner’le, Marilyn Monroe ile veya Türkiye’yi ziyaret etmekte olan tanınmış bir devlet adamı ile yanyana güneş banyosu yapabilecekti. Şehsuvar Menemencioğlu, Ada’nın açılış törenini gelecek deniz mevsiminde de yapmayı düşünüyor.

* * *

Sedef Adası’nın yeniden ağaçlandırıldığı ve ilk yerleşimin oluşmaya başladığı yıllardan günümüze ulaşan en ilginç hikâyelerden biri, adada kahve yetiştirmeyi deneyen kimliği bilinmeyen kişiye ait.

Hikâyeyi dönemin tanınmış gazeteci ve yazarı Refii Cevat Ulunay, 13 Kasım 1957 tarihli Milliyet gazetesindeki “Siyah İnci” başlıklı köşesinde anlatmıştı. Ulunay, kendisine daha önce de “Sedef Adası” adresiyle imzasız mektuplar gönderen bir okuyucusundan söz eder. Okuyucunun kim olduğunu bilmediğini, hatta Sedef’i gözleriyle görmediğini belirtir. Ancak adada yeni yollar yapıldığını ve bir plaj oluşturulduğunu duymuştur. Sedef’i, İstanbul’a yakınlığına rağmen şehir hayatından uzaklığıyla dikkat çeken yeni bir yaşam alanı olarak tasvir eder.

Bir gün bu isimsiz Sedef sakini Ulunay’a küçük bir şişe gönderir. Şişenin içinde Sedef Adası’nda yetiştirdiğini söylediği kahve çekirdekleri vardır.

Mektubunda, bir önceki yıldan beri büyük güçlüklerle adada kahve yetiştirmeye çalıştığını anlatır. Elde ettiği ilk ürün son derece küçüktür. Mahsulün yarısını kendisine ayırmış, diğer yarısını ise tadına bakması için Refii Cevat Ulunay’a göndermiştir. Gelecek yıl ürünün daha bereketli olması için de yazardan dua etmesini ister.

Ulunay merakla şişeyi açar. Karşısındaki gerçekten bildiği kahve çekirdeklerine benzemektedir. Çekirdekleri masasının üzerine döküp tek tek sayar: tam 192 adet. Yazarın hesabına göre bu miktardan ancak iki fincanlık kahve çıkacaktır.

Fakat Ulunay’ın aklına hemen bir soru takılır: Kahve gibi sıcak iklim bitkisi Marmara Denizi’nin ortasındaki Sedef Adası’nda nasıl yetişmiştir?

Yazısında bunu mizahi bir dille sorgular. Kahvenin Güney Amerika, Afrika ve Asya’nın sıcak bölgelerinde yetiştiğini, hatta Adana ikliminin kahve için uygun olabileceğinin söylendiğini hatırlatır. Ama Sedef Adası ona pek inandırıcı gelmez. Acaba adanın altında toprağı ısıtan sıcak su kaynakları mı vardır? Yoksa bu meraklı ada sakini kahveyi özel olarak hazırladığı küçük bir serada mı yetiştirmiştir?

Ulunay sonuçta okuyucusunun anlattıklarının doğru olması ihtimalini de göz ardı etmez. Eğer gerçekten Sedef’te kahve yetiştirilebiliyorsa bunun İstanbul için şaşırtıcı bir deney olduğunu düşünür. Fakat 192 çekirdek için harcanan emeği hesaba kattığında, Sedef’in büyük bir kahve üretim merkezine dönüşmesi fikrine de mizahla yaklaşır.

Yazının başlığı olan “Siyah İnci” de buradan gelir: kahve çekirdeği, Sedef Adası’nın küçük bir “siyah incisi” olmuştur.

Bu küçük hikâye, Sedef Adası tarihinin ilginç ayrıntılarından biri. Çünkü olay 1957’de, 1956 imar planının kabul edilmesinden ve Şehsuvar Bey ile Rey’an Hanım'ın adayı ağaçlandırıp yerleşime açma çalışmalarına başlamasından yalnızca bir yıl sonra yaşanmış. Ulunay’ın yazısında yolların ve plajın yapılmış olduğundan söz edilmesi de, 1956’da kâğıt üzerinde görülen yeni Sedef projesinin 1957 itibarıyla fiilen hayata geçmeye başladığını gösteren kıymetli bir gazete tanıklığı.

* * *

Çocukluğumuzun ve gençliğimizin en mutlu anıları Sedef Adası'nda şekillendi: yüzdük, koştuk, uzun sohbetler ettik, eğlenceler düzenledik.

Adamızda uzun yıllar geçirmiş, kattıkları güzelliklerle hatıralarımızda yer tutan ve bizlere ışık olan büyüklerimizi şükranla anıyoruz. Şiir gecelerinin kahkahalı dostları, bol sohbetli komşuları, adanın güneydoğusunda bir mercan veya kırlangıcı olta başında saatlerce bekleyen bir baba, yazarın tek başına kayalıklardan ufukları seyri, balerinin güneşin doğuşunu kutsayan dansı, bazı evlerden yayılan canlı müziğin coşkusu, gecesini gündüzüne katan bekçilerimizin, emek verenlerimizin güler yüzlü, dostça çabası... Ve her köşesinde özgür martılar. Sedef Adası'nın ruhunu burada yaşayanlar bilir.

Aykut abi ve Melahat abla (Behlil)... Kızları Melis henüz bebekti. Akşamüstleri tenis kortuna doğru sessiz, sakin yürüşlerini çoğumuz hatırlar. Tabii ki yanlarında, herkesin sevgilisi, köpekleri Paşa ile.

Melahat abla adadaki ilk yıllarından şöyle bahsediyor:

Babam ve annem, Rey'an Hanım ve Şehsuvar Bey'in çok eski dostlarıydı. Onlar, annemlere teklif etmişler; böyle böyle bir adada eski dostları toplamaya çalışıyoruz, bir kooperatif kuruyoruz falan düşünür müsünüz diye... Bizimkilerin de hoşuna gitmiş, öyle karar vermişler… Biz 61 senesinde ilk defa geldik diye hatırlıyorum. Çünkü 60'da ihtilal oldu, 61'de Yassıada mahkemeleri bitti. Ankara'da oturuyorduk o zamanlar ve babam dedi ki,

"Haydi biz buradan bir an evvel dönelim, bu adamların niyetleri karışık. Evimize dönelim…"

Yani oradan hatırlıyorum ki, 61 yılı adaya ilk gelişimizdi. Sedef Adası'yla ilgili ilk anılarımda Mahama'lı günlerimiz var. Mahama'yı bilir misin?

Rey'an Hanım, Şehsuvar Bey ve de mimar Kadri Eroğan, yakın arkadaşları olan Malike Akbay'a demişler ki:

"Burada çok güzel bir yer var, senin de tanıdıkların pek çok; çevren keyifli…"

Kendisi de çok keyifli bir kadındı…

"Gel, burayı işlet…"

"Ay, nasıl olur, ben böyle bir işte hiçbir zaman çalışmadım; bilmem bu işleri..."

"Yaparsın", demişler, "biz de yardım ederiz..."

Öyle gayet amatör bir şekilde, Malike Akbay adadaki bu lokantayı işletmeye başladı. İsmine de, Malike Akbay, kızı şarkıcı-tiyatrocu Hümeyra (Akbay) ve rahmetli eşi Muvaffak Akbay'ın isim ve soyadlarının başharflerinden oluşan "Mahama" dedi...

Mahama ilk başladığında, adalılar orada sık sık buluşurdu. Malike Hanım son derece tatlı bir şekilde idare etti orayı. Büyükada'daki DJ'ler'den kasetler alınır, burada çok güzel müzikler çalınırdı. Bol bol dans ederdik. O zamanın popüler gece kulüplerinden hiç de farkımız yoktu! Malike Hanım çok sıcak, candan bir insandı. Mesela çok sıkıştığı zaman, "Ay koşun rakı bitti, evden rakı getirsene" falan derdi, hadi biz gidip getirirdik… Melek Teyze'nin kızı Ayda'yla, bazen gerektiğinde orada servis bile yaptığımızı hatırlıyorum… Yani öyle çok samimi bir şekilde başladı ve devam etti. Menüde kısıtlı şeyler vardı, hani makarna falan ama çok güzel bir müşteri kitlesi toplanırdı. Prenses Hanzade'nin kızı Prenses Fazile'nin doğum günü bile orada kutlandı bir seferinde. Birkaç sene devam etti. Çok keyifli bir yerdi, çok hoştu. Arada bir başkası işletti mi emin değilim ama, sonrasında Nuran Hanım geldi oraya…

Yasemin Giritli İnceoğlu (*) ise şöyle aktarıyor anılarını, duygularını: Babam ve annem İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde sınıf arkadaşlarıymış. Dört yıllık arkadaşlığın ardından evlenmişler. Evliliklerinden iki çocukları olmuş; biri ağabeyim Ahmet Rıza, ikincisi de benim. Annem 61 yıl süren evlilikleri boyunca babamın hep sağ kolu oldu. İsmet Giritli'yi İsmet Giritli yapan Suna (Ağaoğlu) Giritli'dir. Babam 1961 Anayasası'nı hazırlayan bilim adamlarından biri oldu. Çocuklarıyla, eşiyle, dostlarıyla ilişkilerine daima değer veren, aydın bir insandı. Neşesi, esprileri, sosyalliği ve yardımseverliği ile tanınırdı. Hayatı ondan öğrendim diyebilirim... 1961'de Nişantaşı'nda doğdum ve Sedef Adası'yla tanışmam üç yaşındayken oldu. Annemin dayısının kızı, Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu Ada'da oturuyordu ve biz de yazın evine misafir olarak geliyorduk.

Yasemin Giritli ve teyzesi Süreyya Ağaoğlu ile Sedef Adası'nda

Bu gidiş gelişlerde, annem Ada'ya âşık oldu ve bu evi alma konusunda babama ısrarcı oldu. 1965 yılında bu eve yerleştik. Annem Azeri kökenli olduğu için çok güzel Kafkas Pilavı yapardı. Her hafta sonu Ada'da 'Suna'nın Kafkas Pilavı' partileri verilirdi. Bu partilere konsoloslar, büyükelçiler, akademisyenler, sanatçılar, ada halkı, herkes davetliydi. Her hafta sonu evimiz cıvıl cıvıldı; dolup taşardı… Evimiz Türkiye'nin televizyon ile tanıştığı dönemlerde de şen şakraktı. Babam 1968 -1969 yıllarında TRT yönetim kurulu başkanıydı. Böyle olunca haliyle, Adalar'da ilk televizyon denemesi de Sedef Adası'nda, bizim evde oldu. Salonumuza televizyon kuruldu. Bütün çocuklar evimize gelir, salonun ortasında oturur, siyah - beyaz deneme yayınlarını seyrederlerdi... Bir kooperatif plajımız vardı. Üç-dört kuşak bu plajda bir aradaydık; çocuklar, anneler, torunlar, anneanneler hep birlikte orada yüzerdik… Orası bir sosyalleşme yeriydi. Çünkü Ada'da sinema, tiyatro yoktu. İnsanlar ya birbirlerinin evinde bir akşam yemeğinde ya da bu plajlarda bir araya gelirdi... Şehre o kadar yakın, ama bir o kadar da uzağız. Burada yaşayanlar son derece tevazu sahibi insanlar. Yaz aylarımızı eşim Bülent ve kızım Deniz'le halen Sedef Adası'nda geçiriyoruz. Sedef Adası, kendimi en iyi, en mutlu hissettiğim bir yer. Kısacası, burası benim cennetim!...

(*): Yasemin Giritli İnceoğlu