Sedef Adası Plaj Yolu

Sedef Adası, İstanbul'da bulunan Prens Adaları'nın yerleşime açık olan en küçük ve en doğusundaki adasıdır. Adanın güneyinde Neandros Adası, batısında Büyükada ve kuzeyinde Kartal ilçesi yer alıyor.

İdari bakımdan Büyükada Maden Mahallesi muhtarlığına bağlıdır. Yüzölçümü yaklaşık 33 hektardır (Büyükada, Sedef Adası'dan yaklaşık 16 kat daha büyüktür). En yüksek noktası 55 metredir.

Ada çok sayıda isim değişikliği yaşamış. Bizans dönemi ve daha eski kaynaklarda ilk adı Antirovythos / Antirobethos (Ἀντιρόβυθος) olarak gözüküyor. Yine Bizans dönemi içinde bu kez adı Terebinthos (Yunanca: Τερέβυνθος)olarak değişiyor. Terebinthos, "terebentin" anlamına geliyor. Acaba ada daha önceki zamanlarda Terebentin (menengiç) çalılarıyla mı kaplıydı?

Menengiç

Daha sonraları, içinde tavşanı bol olduğu için Tavşanadası adı kullanılmış.

Cumhuriyet'in ilk yılları itibarıyla, ada üzerinde yetişen sedef çiçeklerinin (Lunaria annua) güneş altındaki parıltıları nedeniyle, Sedef Adası adı verilmiş.

Sedef Ada isminin çiçeği Lunaria

İstanbul'un diğer adaları gibi Sedef Adası da manastırlara ve birçok sürgüne ev sahipliği yapmış. Patrik Leonidas döneminde adada inşa edilen ilk manastır ve Patrik Niketas Ignatios'un reddedilmesi adadaki en meşhur sürgün olaylarından biridir. Ignatios, 857 yılında İmparatoriçe Theodora'nın göreve başlamasının ardından Patrik olarak atandı. Ancak kısa sürede imparatoriçenin tahttan indirilmesinin ardından Ignatios görevden alınmış, işkence görmüş ve adadaki manastıra sürgüne gönderilmiş. Ignatios, 10 yıl sonra İmparator I. Basil'in tahta çıkmasıyla 867 yılında yeniden patrik seçilmiş.

Adaya giden ünlü sürgünler arasında, VII. Konsantinos (Porphyrogennetos)'un gönderdiği, Romanos Lekapenos'un oğlu Konsantinos vardır.(Kedrenos,PG 122, c. 57). Bu süreç oldukça ilginç olduğundan detaylı anlatmak isteriz: Konstantinos Lekapenos ve ağabeyi Stefan, öz babaları İmparator I. Romanos Lekapenos'u devirip tüm gücün kendilerine kalacağını sanıyorlardı. Ancak işler istedikleri gibi gitmedi. Bu devirme operasyonu, tam bir saray baskını ve kumpas hikayesidir. Olay, Bizans tarih yazımında en ince detayına kadar anlatılan dramatik bir gece operasyonudur. 944 yılıydı. Baba Romanos Lekapenos artık 70'li yaşlarındaydı; ağır hastaydı ve ölüm korkusuyla kendini dine, ibadete vermişti. Üstelik en sevdiği büyük oğlu (ve veliahdı) Christopher birkaç yıl önce ölmüştü. Kalan iki oğlu Konstantinos ve Stefan, babalarının tahtı kendilerine değil, meşru damat VII. Konstantinos'a bırakacağına dair dedikodular duyunca paniklediler ve acımasız bir plan yaptılar.Kardeşler, saray muhafızlarının ve saray içindeki bazı işbirlikçilerin desteğini arkalarına aldılar. 20 Aralık 944 gecesi, yaşlı imparator Büyük Saray'daki odasında uyurken veya ibadet ederken, Konstantinos ve Stefan liderliğindeki bir grup silahlı muhafız odayı bastı. Yaşlı ve hasta imparatora yatağından kalkma fırsatı bile verilmedi. Sarayda büyük bir gürültü kopmasını engellemek için her şey çok hızlı ve gizlilikle yürütüldü. Darbeci kardeşler, babalarının saraydaki sadık adamları tarafından kurtarılmasını engellemek için onu hemen saray burnundan bir tekneye bindirdiler. Gece karanlığında, deniz yoluyla doğrudan en yakın sürgün ve tecrit merkezi olan Kınalıada'ya (Proti) götürdüler. Bizans hukukuna göre bir kişinin tekrar imparator olmasını engellemenin en kesin yolu onu din adamı yapmaktı. Yaşlı Romanos Kınalıada'ya ayak basar basmaz, oğullarının emriyle saçları kazındı (tonsur töreni), imparatorluk kıyafetleri söküldü ve kendisine zorla bir keşiş cübbesi giydirildi. Ertesi sabah İstanbul (Constantinople) halkı uyandığında, 24 yıllık güçlü imparatorun artık sadece Kınalıada'da basit bir keşiş olduğunu öğrendi.

Ancak kardeşlerin hesap edemedikleri iki büyük güç devreye girdi:

Halkın İsyanı: İstanbul halkı Lekapenos kardeşleri sevmiyordu ve meşru imparator VII. Konstantinos'un bu iki hırslı kardeş tarafından öldürüleceğinden korktu. Sarayın önünde toplanan büyük bir kalabalık, 'Asıl imparatorumuzu görmek istiyoruz!' diyerek ayaklandı.

Saray Bürokrasisi ve Generaller: Durumun kontrolünden çıktığını gören saraydaki güçlü bürokratlar, komutanlar ve özellikle imparatorun hırslı eşi Helena Lekapene (ki kendisi darbeci kardeşlerin öz kız kardeşiydi, ancak meşru eşinin tarafını seçti), meşru imparator VII. Konstantinos'un etrafında birleşti.

Babasını sürgüne gönderen Konstantinos Lekapenos, gücü eline aldığını sandığı gün sarayda VII. Konstantinos'un emriyle muhafızlar tarafından kıskıvrak yakalandı. 27 Ocak 945 günü, meşru imparator VII. Konstantinos tek başına mutlak güç olarak tahta oturdu ve kendisine tuzak kuran bu iki kayınbiraderini (Konstantinos ve Stefan) aynı gün Adalar'a sürgüne göndererek Lekapenos hanedanlığına tamamen son verdi.

Konstantinos Lekapenos da ilk yakalandığı gün, babasının ve ağabeyinin yanına, yani Kınalıada'ya götürülmüş. Fakat babasıyla orada yüzleştikten kısa bir süre sonra, meşru imparator VII. Konstantinos iki kardeşin aynı adada kalıp yeni bir komplo kurmasından çekinmişti. Bu yüzden Konstantinos Lekapenos, Kınalıada'dan alınarak Terebinthos'a yani Sedef Adası'na nakledildi. Ardından İstanbul'a çok yakın olduğu için buradan da uzaklaştırılarak Semadirek ve Midilli adalarına sürüldü. Konsantinos daha sonra oradan kaçmak isterken öldürülür...

Yaklaşık iki asır sonra, Patrik Theodosios I Boradiotes (1178-1183) görevinden ayrıldıktan Sedef Adası'nda bir ev ve mezarını yaptırarak buraya çekilir. Patriğin adadaki yaşamı, mektuplaştığı Mikhael Khoniates tarafından anlatılır. Hiçbir eksiği olmayan adada bol şarap, odun, su, meyve, mersin ve selvi ağaçları vardır.

Sedef Adası'nın Büyükada'ya bakan kıyıda, iskeleden 100m. kadar uzaklıkta, manastıra ait tuğla örgü duvar kalıntıları yer alıyordu. Duvarın biraz yukarısında yüksek selvi ağaçları arasında, olasılıkla manastıra ait mezar kalıntıları yer alır.

Sedef Adası manastır kalıntıları

Ada, 1850'de Sultan Abdülmecid tarafından sarayın damadı, Tophane Müşiri (Mareşali) Fethi Ahmet Paşa'ya satıldı. Paşa, adaya zeytin ağaçları dikmiş ve sebze yetiştirmiş. Ancak asıl alım sebebi balıkçılıktı. Ada etrafında balık bolmuş ve balık ağlarının çekilmesi için bu kara parçasına ihtiyaç duymuşlar. Paşanın ölümü üzerine ada bakımsız kalmış ve Birinci Dünya Savaşı sırasında adadaki tüm ağaçlar kesilmiş. Müttefik kuvvetler tarafından İstanbul'un fethinden sonra işgalciler Yavuz gemisini adaya yerleştirmişler ve adayı terk edilmiş bir yer haline getirmişler.

Sedef Adası sembolik bank

Daha sonraki yıllarda Sedef Adası’nın mülkiyeti, miras ve çeşitli hisse devirleri yoluyla Fethi Ahmed Paşa’nın varisleri arasında parçalanmıştır. 1930’lu yıllara ait kayıtlar, aileye ait gayrimenkul mülkiyetinin çok hisseli bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir. Aynı döneme ait icra kayıtları ayrıca Sedef Adası çevresindeki deniz sahasında tapuya kayıtlı bağımsız ve sürekli balıkçılık (voli) hakkının Emlâk ve Eytam Bankası lehine ipotek edildiğini ve icra yoluyla satışa çıkarıldığını ortaya koymaktadır. Sedef Adası’nın miras yoluyla parçalanan mülkiyeti ve 1930’larda icraya konu olan voli hakkı dip not olarak aşağıda yer almaktadır.

1950’lere gelindiğinde Fethi Ahmed Paşa’nın soyundan gelen Şehsuvar Menemencioğlu ve Rey’an Şehsuvaroğlu, adanın yeniden düzenlenmesi ve yerleşime hazırlanmasında belirleyici bir rol üstlenmiştir.

1956 yılında başlatılan planlama ve imar çalışmalarıyla birlikte Sedef Adası’nın ağaçlandırılması, parselasyonu ve düşük yoğunluklu bir sayfiye yerleşimine dönüştürülmesi hedeflenmiş; aynı dönemde adada bir yapı kooperatifi kurulması için çalışmalara başlanmıştır. Böylece Sedef Adası’nın tarihinde, bugünkü yerleşim dokusunun temellerini oluşturacak yeni bir dönem başlamıştır.

Bu süreçte adaya yaklaşık 40.000–50.000 ağaç dikildi. Başta çamlar olmak üzere dikilen binlerce fidan zaman içinde adanın görünümünü bütünüyle değiştirdi ve bugün Sedef’in en belirgin özelliklerinden biri olan yoğun yeşil dokunun temelini oluşturdu.

Ağaçlandırma ile yapılaşma birbirinden bağımsız düşünülmedi. Aynı dönemde bir yapı kooperatifi aracılığıyla kontrollü bir yerleşim oluşturulması için çalışmalara başlandı. Dönemin gazeteleri de 1956 yazında Sedef Adası’nın yeni bir sayfiye merkezi olarak düzenleneceğini; konutların yanı sıra plaj, otel ve gazino gibi ortak ve turistik kullanımların planlandığını haber veriyordu.

Yeni yerleşimin planlanmasını mimar Kadri Eroğan üstlendi. 1/1000 ölçekli Sedefadası İmar Planı 6 Temmuz 1956 tarihinde onaylandı. Plan, adanın topoğrafyasını izleyen kavisli yolları, konut alanlarını, geniş yeşil bölgeleri ve kıyıdaki ortak kullanım alanlarını bir bütün olarak ele alıyordu. Amaç yalnızca yeni evler yapmak değil; ağaçlandırmayı, mimariyi ve yerleşim düzenini birlikte ele alarak adanın doğal karakteriyle uyumlu yeni bir sayfiye peyzajı oluşturmaktı.

Kadri Eroğan tarafından hazırlanan 1956 tarihli Sedefadası İmar Planı
Sedefadası İmar Planı (1956) — Mimar Kadri Eroğan

Kadri Eroğan bu çalışmayı daha sonra, 1961 yılında Arkitekt dergisinin 304. sayısında yayımlanan “Yeni Doğan Bir Sayfiye Yeri: Sedef Adası” başlıklı makalesinde ayrıntılı olarak tanıttı. İlk yerleşim için farklı ihtiyaçlara göre yedi ayrı konut tipi tasarlandı. Kaynaklarda ilk etapta yaklaşık 50–60 konuttan söz edilmektedir. Evler düşük yoğunluklu, bahçe içinde ve adanın sayfiye karakterini koruyacak biçimde tasarlandı.

Yerleşimin yalnızca ilk inşası değil, gelecekte nasıl korunacağı da belirli kurallara bağlandı. O dönemde “Sedef Adası Turistik Tesisleri ve Yapılar Kooperatifi" adı altındaki kooperatifin kabul ettiği yapı tiplerinin dışına çıkılamayacağı, binaların dış görünüşlerinin değiştirilemeyeceği, parsellerde gelişigüzel müştemilat, kümes, kulübe ve benzeri ek yapılar yapılamayacağı belirtiliyordu. Bahçelerin yüksek duvar veya tahta perdelerle birbirinden ayrılmasına da izin verilmiyordu. Bu kurallar, Sedef Adası’nın bugün de ayırt edici özelliklerinden biri olan bahçeler içinde, yeşillikle bütünleşen ve keskin sınırlarla birbirinden ayrılmayan yerleşim dokusunun oluşmasında önemli rol oynadı.

İlk sakinler büyük ölçüde Şehsuvar Menemencioğlu’nun yakın çevresinden ve üniversite arkadaşlarından oluşuyordu. İlk kuşak sakinlerden Melek Yamaner, eşi Cemal Yamaner’in Şehsuvar Menemencioğlu’nun üniversiteden sınıf arkadaşı olduğunu ve Şehsuvar Bey’in arkadaşlarını Sedef’e davet ettiğini anlatır. Yamaner’in anılarında heykeltıraş Zerrin Bölükbaşı, ressam Ercüment Kalmuk ve İhsan Kent de ilk dönem komşuları arasında anılmaktadır. Melek Yamaner'in, adaya ilk geldiklerinde yalnızca birkaç ev bulunduğunu anlatması, Sedef’in başlangıçta birbirini tanıyan küçük bir topluluk olarak geliştiğini göstermektedir.

1960’ların başına gelindiğinde yeni yerleşim artık belirginleşmişti. Evlerin sayısı artarken elektrik, ulaşım ve ortak kullanım tesisleri de gelişmeye başladı. Ada sakinlerinin ulaşım taleplerinin ardından Sedef ile İstanbul arasında vapur bağlantısı için çalışmalar yürütüldü; 1962 sonunda Şehir Hatları tarafından “Sedefadası–Bostancı tecrübe seferleri” ilan ediliyordu. Böylece başlangıçta sınırlı sayıda ailenin yaşadığı yeni sayfiye yerleşimi giderek İstanbul’un Adalar yaşamının bir parçası haline geldi.

Kooperatif modeli zaman içerisinde yerini ada sakinlerinin ortak yönetim yapısına bıraktı ve yerleşim yaklaşık 110 evden oluşan bugünkü yapısına ulaştı. Şehsuvar Menemencioğlu’nun 1986 yılında vefatından sonra ailenin sahip olduğu mülkiyet Rey’an Şehsuvaroğlu’nun çocukları Esra Bereket ve Mehmet Birgen'e geçti.

1956’da başlayan bu yerleşim planlama ve ağaçlandırma hamlesinin mirası bugün Sedef Adası’nda hâlâ en iyi şekilde korunmaktadır.

Sedef Adası Doğu'dan Kuşbakışı